
Bavulumu toplarken ellerim titriyor. Biran önce çekip gitmek istiyorum bu evden. Kapıyı çekip, herşeyi unutmak istiyorum. Ama ne yana baksam, o gece, öfke dolu bakışlar, kendinden geçmiş, bağırırken çarpılmış bir ağız geliyor gözümün önüne...
Aynadaki görüntüme ilişiyor gözüm. Yüzümdeki morluk hafiflemiş, yaram geçiyor. Ama içimdeki yara hala kanıyor. Düşündükçe kalbime bişeyler batıp, canımı acıtıyor. Öyleki bu acı dayaktan daha fazla ızdırap veriyor.
Kişiliğimin, kendime saygımın, özgüvenimin, özsevgimin...kısaca insanlığımın uğradığı saldırı, bedenime inen darbelerden daha sarsıcıydı. Ama o bedenime inen bir darbenin, ruhumda böyle büyük bir yara açmasını, onu affetmeyişimi anlayamıyor. Yada ben anlatamıyorum bir türlü...Kelimeler yetmiyor..
İçimdeki öfke dışarıya çıkmak için çırpınırken, o karşıma geçmiş kendini biran kaybettiği için özür diliyor. İçimden şimdi benim de onu tokatlamak geldiği halde, olanca gücümle frenliyorum bu ilkel içgüdümü..
Ben kendime hakim olmalıyım. Kendimizi kontrol edip, duygu ve düşüncelerimizi yönlendiremiyeceksek, kendimizi kaybedip, bulunca da pişman olacaksak... ne farklılığı kalır o övündüğümüz insanlığımızın?..
İşin kötüsü, içimdekileri olması gerektiği gibi, yani sözcüklerle de vuramıyorum yüzüne.
"Ne var yani! Niye bu kadar büyütüyorsun? Her erkek en az bir kere karısına vurmuştur. Bunlar olağan şeyler..Bilki herşey seni çok sevdiğimden.."
Bu sözleri duyunca tıkanıyorum. Söylecek hiçbirşey bulamıyorum.
İnsanların öfkelerini bastırmak, sevgilerini ifade etmek için başka bir yol bulamamaları çok acı geliyor düşününce.. Çünkü bu sevgi gösterisi, karşıdakinin sevgisini nefrete çevirebiliyor. Öfkeyse yer değiştiriyor. Bir tarafta dışarı vurulup atılırken, diğer tarafta içe atılıp, gittikçe büyüyor...
Böyle "olağan!" birşey yüzünden boşanmak istememi anlıyamayıp, diretiyor önce. Daha sonra yola getirip, istediği kalıba sokamayacağını anlayınca, salıveriyor evcilleştiremediği sevgili karısını...
Bavullarımı topladım. Kendime ait çok az şeyim vardı zaten bu evde almak istediğim.
Annemin çeyiz verdikleri, kıyafetlerim, kitaplarım ve daktilom...Ortak alınan hiçbirşeye dokunmuyorum. O gece geliyor yine gözümün önüne. O deliler gibi bağırırken, benim kayıtsızlığım, soğuk, delici gözlerle, meydan okurcasına bakışım onu hepten çileden çıkarıyor. Ağlayıp özür dilememi bekliyor belli. Ama gözlerimdeki kararlılık silinmiyor. O gözlerde aşk yok artık... Ağzımdan kan geldiğini görünce paniğe kapılıp, gidiyor...
Ancak o gidince gözyaşlarım saklandıkları yerden boşalıyor. Yastığı tüm gücümle ısırıp kendimden geçercesine hıçkırarak ağlıyorum...
Sonra kendime gelip soluğu ablamda alıyorum. Kapılarının önünde bir süre bekleyip, çekinerek basıyorum zile. Kilit iki kere çevrilip açılıyor. Karşımda eniştem şaşkın bakakalıyor. Arkasından kafasını uzatan ablam, gözlerini kocaman açıp , telaşla beni içeriye çekiyor. "Ne oldu? Ne oldu sana?" diye tekrarlayıp duruyor. Tekrar ağlama nöbetinden sonra sakinleşip "Bir süre burda kalabilir miyim?" diyorum. "Tabi istediğin kadar.." diyorlar birağızdan.
O akşam ablamla konuşarak sabahlıyoruz. Ertesi gün işyerimi arayıp, çok hasta olduğumu söyleyerek bir hafta izin alıyorum. Bir gazeteci olarak, belkide hergün karşılaştığım ve artık "olağan" kabul edilen böyle bir olayın başıma geleceğini düşünmüş müydüm? Hayır düşünmemiştim.
Düşüncelerimden sıyrılıp, eşyalarımı dışarıya taşıyorum. Kapıyı çekip giderken huzurluyum. Kendi kendimeyim artık işte! Hayatım boyunca hiçkimse benden daha yakın olamaz bana. Önce kendime karşı sorumluyum.. Söz veriyorum kendimi artık daha iyi koruyacağım..
Çok geçmeden ablamların yardımıyla bir ev tutup, birkaç eşya alıyorum. Ardından "Bunlar senin!" diyerek O da birşeyler getiriyor. Kabul ediyorum Ama bu yeni hayatımda onun başka hiçbir rolü olamıyacağını da ekliyorum.
Evim küçük. Ama bana ait. Kafam dinç, içim rahat artık. Eşyalarım da az. Olsun.. yerleşmek daha kolay oluyor..Hemen daktilomun başına geçiyorum. Yazdıkça rahatlıyorum. Kendimle başbaşa olmayı özlemişim. Kendimle olabildiğince iyi geçinip, kırılmışlığımı tamir ediyorum.
Hayat devam ediyor..Ve beni ben yapacak, anlatacak çok şeyim var..Derken gün geçtikçe daha güvenle , daha emin adımlarla bastığımı farkediyorum yere. Kendime gülümsüyorum.
Televizyonda arada sırada çıkan bir adamın çağrısı dikkatimi çekiyor. İnsanlara çevreleriyle, eşleriyle sorunlarını, güven sorunlarını çözeceğini, mutluluğun kapısını açacağını vaadederek ( yüklü bir faturayla sorunlara sorun ekleyecek) bir telefon numarası veriyor ardından. Boşversene! diyorum. Kimse kimseye insanın kendisi kadar yardım edemez. Ben kendimi kocamdan, ailemden, toplumdan ayrı bir birey olarak sevip saydığım için ayaktayım. Önce kendimizle barışmalıyız. Kendimizi dışarıdan başka bir gözle görmeyi başarabilirsek ve bu gördüğümüz kişiden hoşlanırsak, sevgi, saygı hisleri uyandırıyorsa başarmışız demektir. Kendimize duyduğumuz sevgi ve saygıyı dışarıya da yansıtmak yeterli olacaktır. Yani o sevdiğimiz, sakındığımız ben imize nasıl davranılmasını istiyorsak çevreye de aynı özeni gösterebilmek.. Herşeyin özü bu...
Televizyonda şiddet dozu yüksek filmlerden biri başlıyor yine. Aklıma çocukluğumun masum dizileri, çizgi filmleri geliyor. Ardından şimdi televizyon karşısında oturmuş kavga dövüş sahnelerini ağızları açık seyreden, savaş oyunlarıyla büyüyen çocuklar..
Bu çocuklar dövüşmenin, şiddetin olağan olduğunu düşünerek büyümemeliler. İnsanlar kendilerine yapılmasını hoşgörmeyecekleri birşeyi başkalarına layık görmemeliler...
Kendi kendime söylenerek izlediğim filmin karşısından çocukların da çekildiklerini umarak televizyonu kapatıyorum. Yeni bir yazıya ve kendime dönüyorum tekrar...
Not: Hikaye 1995 'de üniversite yıllarımda ödev olarak yazılmıştır. Hiç şiddete maruz kalmamış bir insan olarak , sürekli gördüğümüz duyduğumuz aile içi şiddet kavramına empati kurarak kendi bakış açımdan yaklaşmaya çalıştım. Ama tek emin olduğum kişinin kendisiyle barış içinde olması ve şiddeti önce kendisinde hoşgörmemesi gerektiğidir. Bu aşamaya gelmiş insan zaten başkasına karşı da şiddet uygulayamayacaktır. Yanılıyor muyum?..
HERŞEY SENDE GİZLİ
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
CAN YÜCEL

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder