27 Mayıs 2007 Pazar

KARANLIK BÜTÜN ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTER




KARANLIK BÜTÜN ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTER...


Bakımsız odanın dağınıklığını sımsıkı kapalı perdelerden sızmaya çalışan ışık tam olarak göz önüne serememişti henüz. Sabahları içeriye süzülüp aydınlıkla boğuşan o baygın ve büyülü loşluk Haydar Bey için en uygun aydınlatmaydı.
Fazla ışıktan oldum olası hoşlanmamıştı. Çocukluğunun gaz lambalı loşluğundan gelen bir alışkanlıkla, mekanları ışıl ışıl parlatan beyaz aydınlığı reddetmişti kendince.Yarasa misali fazla ışığa alışkın olmayan gözleri, güneşte bile fazlasıyla kamaşır, hemen sulanıverirdi.
Işığa karşı ciddi göz rahatsızlığı olduğunu savunarak, geceleri evde eski abajurdan süzülen hafif ışıkla gözlerini kırpıştırarak bulmaca çözmeye çalışır, gözleri sulanıp yanmaya başlayınca da, karanlıkta usulca yükselen sigara dumanlarını sinirli bir el hareketiyle dağıtıp;”Bırakamadım gitti şu mereti!”diye söylenerek sigarayı tablaya hırsla bastırırdı.
Çok değil on dakika sonra haksızlık edip kalbini kırdığı bir dostun gönlünü almak istercesine eli usulca pakete gider, okşarcasına aldığı sigarayı dudaklarına değdirişi içten bir öpüşü andırırdı...
Sürekli inkar edip, bırakmaya çalışsa da ümitsizce, tek dayanağıymışçasına bağlıydı sigarasına Haydar Bey.
Ölümünü hazırladığını bildiği bir kadına, boğazını sıkmak isterken daha sıkı sarılmak,tutkuyla öpmek gibi.. Vazgeçilmez bir sevgili gibi bir şeydi sanki... Tıpkı içinde yaşadığı o sarhoş edici loşluk gibi; Vazgeçilmez..

Hiç evlenmemişti Haydar Bey. Gerçi çok eskiden ailesinin seçtiği bir kızla nişanlanmış, ama kız çok geçmeden bir başkasına kaçmıştı. Bu ilk yüzüstü bırakılışı, ilk aldatılışıydı. Gençlik yıllarında uzaktan hayran olup, bir türlü açılamadığı komşu kızını da saymazsak doğru düzgün bir aşk ta yaşayamamıştı. Uzun yıllar tren istasyonunda gece bekçiliği yapmış, emekli olunca da günlerini istasyon çevresinde gezerek geçirmeye başlamıştı. Sanki daha bir içine dönmüş, kabuğuna çekilmiş gibiydi. Hiçbir zaman çok rahat, girişken bir insan olmamıştı aslında ama şu yaşlılık ve emeklilik duygusu onu yalnızlığıyla yüzleşmeye zorlamış, gözü korkan Haydar Bey mücadele yerine yalnızlığa iyice teslim olmuştu.
Geceleri daha farklıydı artık. Yine karanlık ama sessiz. Radyonun kısık sesi düşüncelerine karışır gider; daha çok kendini dinlerdi Haydar Bey...

“Karanlık bütün çirkinlikleri örter. Yalnızca görmek istenilenleri ve hoş gölge oyunlarını sergiler”derdi. Kendisiyle “gecelerin adamı “diye dalga geçenlere sık sık. Evi tam bir karanlıklar şatosuydu. Doğrusu o büyülü loşlukta, soluk halının lime lime olmuş köşeleri, koltuklardaki fırlayan yayların bombeleri, masanın üzerine gelişi güzel saçılmış ilaç kutuları, sigara izmaritlerinin etrafına taştığı kül tablaları, ekmek kırıntıları, faturalar, içine kül silkelenmiş çay bardağı, ve yere büzülmüş, kurumuş bir yılan gibi kıvrılıp kalmış elma kabuğu o kadar da göze batmıyordu. Karanlıkta hepsi sanki anlaşılmaz bir uyum içindeydiler. Halı söküklerinden sararmış masa üstündeki kalabalıktan, kül ve çay lekelerinden hoşnuttu... Badana yapmayalı kaç yıl olmuştu hatırlamıyordu. Soba isinden kararmış bej rengi duvarlar solmuş, yıpranmış, yer yer dökülmüş sıvalarla yorgun bir suratı andırıyordu. Ama fazla ışık olmaksızın o da suratını bir peçe gibi inen loşlukla saklıyordu...
Haydar Bey de onları böyle görmek istiyordu zaten; uyumlu ve belli belirsiz! Çiğ güneş ışığı yada florasanla bu evin yıllarca kaderini paylaştığı eşyalarının, belki de kendisinin gerçek yüzüyle karşılaşmaktan korkuyordu. Güzel olarak hayal ettiği şeylerin ihanetine dayanamazdı.

Bir gün arkadaşları Haydar Bey’e bir hayat arkadaşının ne iyi olacağı hakkında söylev çektikten sonra, eski bir makinist eşi olan emekli öğretmen Ruhşen Hanımdan bahsettiler. Kemal Beyin anlattığına göre aile dostu olan Ruhşen Hanım çok hoş, bilgili, görgülü üstelik becerikli ve temiz bir hanımdı. Bunca meziyetine rağmen o da uzun süredir yalnızdı. Küçük sevimli evinde, muhabbet kuşuyla, çiçekleriyle oyalanıyor, el işleriye uğraşıyor, bazen de kitap okuyordu. Gün tarzı toplantılardan pek hoşlanmamasına rağmen hoş sohbeti ve yaptığı birbirinden güzel hamur işlerinin çekiciliğiyle misafiri de eksik olmazdı.
Yalnız yaşamak çoğu zaman kabus olsa da alışmak zorunda kalmıştı. Ama bu günlerde en büyük korkusu oğlu ve gelininin hayatını altüst etmesiydi. Sürekli paraya ihtiyacı olduğunu söyleyen oğlu; ona tek başına oturduğu evi satıp yanlarına yerleşmesini önermişti. Hatta bu öneri gittikçe dayatma halini almıştı. Ama Ruhşen Hanım geliniyle pek iyi geçinemiyordu. Çocukları aslında çok sevmesine rağmen artık kaldıramıyor, sonu gelmeyecekmiş gibi gelen bağırışları işkenceye dönüşüyordu. Bu yüzden de afacanları ara sıra görmek yetiyordu.
Aynı evde yaşamaları düşüncesi bile başını ağrıtıyordu. O kargaşada kendi düzeninden apayrı bir yerde, parası için alıkonulmuş ve bir tarafa atılmış köşe minderi olmayı istemediğini söyleyemeyip; kimseye yük olmak istemediğini, hem kendi hem de onların düzenini bozmamak için kabul edemeyeceğini söylemişti oğluna. Bu cevabı hiç beklemeyen oğluysa, onu huysuz bir ihtiyar olmakla, hiç anlayış göstermeyip kendi rahatını düşünmekle suçlamıştı. İkna edemeyişinin öfkesiyle daha da ileri giderek, koca evde tek başına oturacağına bir huzurevine yerleşmesinin belki de daha iyi olacağını bile söylemişti.
Tüm bu olanlar, sırf yaşlandığı için hayatıyla ilgili kararlarına artık saygı duyulmaması çok zoruna gitmişti Ruhşen Hanımın. Sanki çocuk veli ilişkisi tersine dönmüş, bundan sonra nasıl yaşayacağına oğlu karar verir olmuştu. Gençlerin ailelerine karşı hissettikleri isyana benzer duygular kaplamıştı her yanını. Paniğe kapılıp aile dostları Kemal Beylere konuyu açıp oğlunun onu zorla huzurevine götürüp götüremeyeceğini sormuştu.
Kemal Bey ve eşi oğlunu ayıplayıp, zorla evin sattırılamayacağını söylemişlerdi.” Allah geçinden versin evin oğluna kalması için Ruhşen Hanımın ölmesini bekleyeceklerdi!”..
Oğlunun “Düşündüm de Anne artık ölmenin zamanı geldi ne dersin?” dediğini duyar gibi oldu yaşlı kadın. Bu arada Kemal Beyin eşi Ayfer Hanımın aklına dahiyane bir fikir gelmişçesine gözlerini açarak “Neden evlenmiyorsunuz? Hem o zaman rahat olurdunuz..”deyivermişti .Diğer seçeneklere göre iyi huylu bir hayat arkadaşıyla evini paylaşması daha katlanılır görünse de Ruhşen Hanım genç kız edasıyla gülümseyip, kızarmıştı.”Ah! çok hoşsunuz... Bu yaştan sonra olacak iş mi? Hem ha deyince iyi bir eş bulmak kolay mı öyle! Genç kızlar bulamıyor....”diyerek derin bir iç geçirmiş ,sonra yıllar önce ölen kocası aklına gelince suçlulukla içi burkulup, durgunlaşıvermişti.....

Kolay mıydı bu yaştan sonra geçmişe sünger çekip, yeni bir hayat arkadaşıyla herşeye yeniden başlamak?.. Bencillik mi olurdu hayata sahip çıkıp, son bir kez daha da sıkı tutunmak...Genç kız hayalleri kurmak...
“Hep yalnız değil miyiz aslında, hep kendimle baş başa değil miydim bunca zaman? Rahmetli iyiydi , hoştu da huysuzun tekiydi aslına bakılırsa! Şu kısacık hayattan ne kendi ne de ben birgün olsun keyif alabildik mi dünya telaşından... Herşeyi en iyi bilirdi bilmesine de tahmin edebilir miydi şu başımıza gelenleri.... Biricik oğlunun yaptıklarını.! Tahmin etse o an kırardı bacaklarını! En tahammül edemediği şey saygısızlıktı.”

Anılara adeta süpürüp atma hızıyla göz gezdirdikçe, evlenme fikrine ısınmaya başladığını fark etti. Hayat devam etmeliydi! Hem de tüm sürprizleriyle...Bir köşede oturup ölümü beklemek yerine kendini hayatın şaşırtıcı, sürükleyici akışına bırakacaktı.

Öyle de oldu....

Diğer tarafta Haydar Bey de tüm alışkanlıkları ve nerdeyse artık kimliği olmuş loş yalnızlığını terk etme fikrinin ürkütücülüğü bir yana; evde bir hayat arkadaşı, bir kadın olması düşüncesine sıcak bakmaya başlamış; içten içe evlenme çağına gelmiş delikanlı heyecanına bile kaptırmıştı kendini.
“Yaşlanıyoruz. Tek başıma bu gün ölüp, şu dağınıklığa karışsam, ölümü bir hafta sonra bulurlar!.. Her şeyden önemlisi konuşacak, dertleşip hayatı paylaşacak bir arkadaş olması aslında...” diyerek delikanlı heyecanını, yaşlı mantığıyla maskeliyordu....

Hayat yolun sonlarına doğru riski daha fazla kaldırıp, son bir şans daha verdi . Belki de onlar cesurdu; en azından şansı görebilecek kadar cesur.. Öyle ya bazen gözü kapalı adım atmazsan yürüyemiyorsun!...Onlar da adım attılar. Ve iki sakin ürkek nehir, İki farklı dünya, iki farklı hikaye, siyah ve beyaz birleşti; kuzguni bir huzur oldu.....


Fakat hikaye burada bitmez !...Bu sadece çok farklı gibi görünse de iki hayatı birleştirme taslağıydı. Zamandan, yaştan, mantıktan bağımsız... Esas hikaye bundan sonra başlayandır....Kimbilir....









Didem Yunt

92-2000

Hiç yorum yok: