27 Mayıs 2007 Pazar

AYAKLARI YERE BASAN HAYALLER



...Benim sorunum hayal kuramamak!..Hani gözlerini kapatıp olmasını istediği şeylerle ilgili düşler kurar ya insan; Olup olamayacağını hiç hesaba katmadan!..Zaten onu düş kılan da olabilirliği olmaması, imkansız gibi görünmesi değil midir? Adı üstünde Düş... Düşmeden, yere çakılmadan bulutların üzerinde dolaşmak bu kadar mı zor?..

İşte ben bu aşamada tıkanıyorum. Olamayacağını düşündüğüm şeylerin hayalini kuramıyorum.Yani aşırı gerçekçiyim. Evet can sıkıcı bir gerçekçilik bu!..Halbuki gerçek ne? Şuan!..Yarın ne olup olmayacağının garantisi yok farkındayım..Ama olmuyor, olmuyor işte! Herşeyi didik didik sorguluyorum. Olasılıklar, imkansızlıklar canına okuyor hayallerimin! Onları doğmadan katlediyorum.

Gündelik hayatta gerçekçiliğimden kurtulamıyacağım korkarım. Ama en azından hayallerimi özgür bırakmak istiyorum artık!. Hayalgücü geniş, hatta sınırsız insanlara duyduğum kıskançlık haset kıvamında. Çünkü onlar hayal kurmakla kalmayıp bunu sanata dönüştürüyor, başkalarını da düşlerine ortak edip, peşlerinden sürüklüyorlar...

-Zor hiç hayal kurmakta zorlanan, yada bundan yana yakıla dert yanan birini görmemiştim.

- Sen zorlanmıyorsun demek. Sen de onlardansın...

-Onlardan ? Hayır. Pek hayalperest sayılmam…

-Tamamen bulutlar üzerinde dolaşmaktan bahsetmiyorum zaten. Ama bu kadar da ayağı yere sağlam basmamalı insanın. Arada havalanamazsan; Birinin gelip tüm gerçekliğini yıkmasından, ayağının altından sıkı sıkıya tutunduğun yeri çekmesinden daha fazla korkuyorsun!.. Bu korku seni iyice olduğun yere mıhlıyor. Anlıyor musun?

-Hımm..Galiba..En olabilir hayalin ne peki?

-Bilmem.. Galiba yiyeceklerle ilgili olanlar.. Şöyle karamelli güzel bir pasta ve yanında sütlü kahve.. Yada yağmurlu bir akşam cam kenarında güzel bir yemek ve şarap, mum ışığı, müzik… Ama yemeklerde bile mevsimi değilse, hemen değiştiriyorum. Yazın yağmur, kar ve şömine hayali kuramıyorum mesela…

- Yemekten keyif alanlardansın.. Yemekle ilgili hayal kurmak... Ilginç.

- Ne bileyim. En olabilir deyince sen… Yani canımın çektiği herşeyi imkan dahilindeyse bulur yerim. Bulamayacaklarımı ise, dediğim gibi hayal etmemeye çalışıyorum. Yoksa mutsuz olurum..

- Boşver yiyecekleri. Gözünü kapa bir an için. Ne görüyorsun?

-..Bekleme odası ve bana merakla bakan bir çift göz..

-Ben mi? Beni de boş ver. Odanın dışına çık.. Yada bu odaya başka birşeyler ekle..Yanında şimdi kimin olmasını isterdin?

-Hımm..Galiba O’nun..

-O?.. Sevgilin mi?

-Evet…Yani sevgilim değil ama sevdiğim…O’nun bundan haberi bile yok..

-Peki Onunla ilgili bile hayal kuramıyor musun?

-Bazen gözümü kapattığımda Onu, yüzünü hayal ediyorum. Ama ikimizinde içinde olduğu bir senaryo yaratamıyorum. Birlikte yemek yemek, elele dolaşmak, kumsala uzanmak…Çünkü daha tanışmadık bile! Anlıyor musun? O daha benim adımı bile bilmezken, beni öptüğünü, sevdiğini nasıl hayal edebilirim? Ya hiç hoşlanmazsa..ya hiç tanışamazsak?..

-Hayal de bu zaten!..Tanışma hayali kur o zaman…

-Denedim..Ama bu konuda dedim ya kısırım.. Filmlerdeki tanışma sahnelerini çalıp, üstüne bizi oturtmaya çalışıyorum. Bazen Onu caddede yürürken, karşıya geçerken elinde paketlerle gördüğüm için, çarpışma hayalleri kurayım diyorum. Ama bunun doğal olma olasılığını hesaplayınca…O farketmeden ben kendimi önüne atsam ve paketlerini düşürsem diyorum… Suçluluk duyuyorum sonra. Bile bile nasıl rol yapar, özür dilerim sonra?.. Ya çok kızarsa.. ya elindekiler çok önemliyse ve kırılır, bozulur, aşkımla bile onaramayacağım bir hal alırsa.. Caddeden karşıya geçerken dalgınlığına gelse, gelen arabayı görmese.. Ben de atılıp kolundan çeksem ve kurtarsam diyorum… Hem o zaman bana kızamaz.. Aksine minnettar olur ve bir şeyler ısmarlamak, beni tanımak ister..
Ama ya kurtaramazsam!…Ya boş yere hayatımızı tehlikeye atarsam..

-… Git sadece konuş…Merhaba de..

-Nasıl ? Bunun hayali mi olur ?

-Hayal değil!..Önce git ve tanış.. Sonra hayal kur o zaman.. Daha tehlikesiz hayaller..

- Yani bunu psikiatristle konuşmadan önce esas yapmam gerekenin bir cesaret gidip onunla tanışmak olduğunu mu düşünüyorsun? Sonra tüm dertlerim bitecek ve hayal gücüm açılacak mı dersin? Aşk ufkumu açmaya yeter mi? Ya hayal kırıklığına uğrarsam? Ya kafamda yarattığım gibi değilse? Yada tam tersi ona yüklediğim tüm anlamlar vücut bulur, yanında ben yetersiz ve anlamsız kalırsam? Beni beğenmezse... O zaman iyice içime gömülür, artık kimseyle tanışma hayalleri bile kuramam...

- Sanki bu tanışma hayalini çok iyi kurabilmişsin ve tanışabilmişsin gibi! Kusura bakma ama haklısın galiba. Bence madem buraya kadar gelmişsin.. Önce doktora bir danış. Beni aştı...

-Seni sıktım mı?

-Yoo..Ama yardımcı olamadığıma üzüldüm sadece.

- Dinlemen bile çok yardımcı oldu aslında. Biliyor musun daha içeriye girmeden bu kadar konuştuğuma inanamıyorum. Senin de başını ağrıttım ama çok daha rahat hissediyorum kendimi. Aynı şeyleri anlatamayacak kadar da yorgun.. Ve galiba biraz da acıktım..
Sahi sen niçin geldin? Hep benden konuştuk affedersin..

- Ben mi? çok önemli değil aslında.. Rutin ziyaretlerden denebilir. Yani son zamanlarda kendimi biraz mutsuz hissediyorum. İştahsız ve keyifsizim...o kadar.

- Küçük çapta bir depresyon yaşıyorsun sanırım. Kendini mutsuz hissetmenin sebebi iştahsızlık olabilir!.. Biliyor musun ben en çok açken mutsuz olurum...

- Farkettim. Ama bu kadar yemekten bahsetmene rağmen yine de fazla kilolu olmaman büyük şans!...

-Gerçekten şişman sayılmam değil mi?

-Hayır hiç sayılmazsın. Gayet güzelsin. Bence tanışırsanız O seni beğenecektir.

- Sahi mi? Teşekkürler. Sen de oldukça bakımlı ve hoşsun. Bence mutsuz hissetmek için fazla nedenin olmamalı... Baksana seni mutlu edebilecek bir yer biliyorum galiba. En azından ben daha ordan hiç mutsuz ayrılan görmedim. Harika pastaları var! Şöyle çilekli bir pasta tüm dertleri unutturur!...

- Karamelli demiştin az önce... hani hayalini kurarken.. Ondan da var mıdır?

-Olmaz mı! Şehrin en güzel karamelli pastaları orda!..

-Peki o zaman ne duruyoruz? Gidelim. Hazır sekreter de ortada yokken kaçalım bence...

-Doktora randevumuzu iptal ettiğimizi haber vermezsek ayıp olmaz mı? En azından kıza söyleseydik...

-Bence gerek yok. Acil işimiz çıktı deriz.

- İş mi? benim için pek inandırıcı olmaz ama…

-Boşver!!…Bu hayal değil. Herşey inandırıcı olmak zorunda değil…

-Haklısın. Hayatı akışına bırakalım değil mi ya! İyiki seninle tanıştım. Sahi adını bilmiyorum daha!..

-Bak bu bir tanışma işte!.. Hayalini kurabilir miydin bunun? Bence isimlerimizi pastalarımızı yerken söyleyelim. İsim, merasim olmadan da tanışabiliyormuş insanlar..
Bu anın ve pastaların tadını çıkaralım hadi…








2004 – Didem Yunt

SURPRİZ



SURPRIZ


Pencereleri sonuna kadar açtım, baharı içeriye doldurmak istercesine sabırsızca...Kuş sesleri yerine araba gürültüsü geliyor ama olsun. Bahar sonunda geldi ya!..Gökyüzü berrak ve katıksız. Kışın isi, dumanı, o boğucu havası yok artık. Tüm sıkıntı, sinir ve kavga dolu günlerle birlikte hayatımın en zor kışı da geride kaldı işte... Bu evdeki hayatım nasıl şekillenecek? Alışabilecek miyim özgürlüğe, en önemlisi yalnızlığa?...
Korkuyorum aslında ama "Herşey daha güzel olacak!" diyorum aynada dağınık saçlarımı düzeltirken. "Kesinlikle daha güzel olacak" diye tekrarlıyorum kendimi ikna etmeye çalışırcasına. Görebileceğim en karanlık noktayı gördüm gibi geliyor bazen. Tabiki değil. Ama herkesin bir acı eşiği vardır ya...Benimkisi düşük olduğundan sanırım. Ters taraftan esen küçücük bir rüzgar bile fırtına etkisi yaratıyor. Ve alabora...Bir avuç suda vurgun yediğini sanmak gibi....
Kendi çapımda bünyemin kaldırabileceği yaralar aldım aslında. Sonra başaçıkabildiğim dertler karşısında dalga geçebildim zamanla. Gülüp geçebilmeyi öğrendim.
"Soyulan insan gülebiliyorsa, hırsızdan birşeyler çalmış demektir." diye bir söz duymuştum.
Ben arsızlaştım artık diye yorumluyordum ama güçleniyorum galiba..

Yüzüm ne kadar da solgun...Şu çizgiler derinleşiyor mu ne? Yok canım daha genç sayılırım henüz 35'imde bile değilim. Hoş olsamda kabul etmiyorum yolun yarısı sendromunu. Ya yolun sonu?.. Yolun uzunluğu asla bilinmez ama daha çok yolum olmalı! Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya daha yeni başlıyorum en azından. Bunun koşma, salınarak emin adımlarla yürüme.. aşamaları da olmalı.
Hem ruhum genç benim! Daha doğrusu doyumsuz. Yaşın ilerlemesini kabullenemiyor. Çünkü hep geçmiş yıllardan alacağı var gibi. Hep geç kalmış. Zamanında yaşanması gereken bir çok şey hep bir sonraki senenin hesabına aktarılmış durmuş. Taşkınlık yapmak isterken bastırılmış, kahkahaya hazırlanmışken hep gülüşü yüzünde asılı kalmış, şımarıklığını, kaprislerini hep ürkek bakışlarının arkasına hapsetmek zorunda kalmış doyumsuz bir çocuk var içimde.
Ve bu küskün çocuk can çekişiyor bazen. Için için ağlayıp yorgun düşüyor sonra.
Oysa tıpkı az önce katıla katıla ağlamış bir çocuğun renkli bir balonda bulduğu tesellinin gamze olup yüzüne yerleşmesi gibi o kadar da kolaydır aslında o çocuğu avutmak. Sürpriz bir gülücük hazırdır hep dudağının kenarında. O gamzeli gülüş, tedirgin bakışlarına inat umuttur meydan okurcasına hayata.

Son yaşananlardan sonra şuan küskün sanırım. Hiç sesi çıkmıyor ne zamandır. Gülüşü yankılanmıyor ruhumda. Ve ben evladının ölümünü kabul edemeyen, hayalinde onu yaşatıp, onunla konuşan bir anne gibi son bir umutla sarılıyorum ona. "Lütfen ölme. Sana herzamankinden daha fazla ihtiyacım var! Artık hayal kırıklığı yok! Söz veriyorum..."

Aynı yeri fırçalamaktan elektiriklendirip, tüy tüy yaptığım saçlarımı toplayıveriyorum gelişigüzel. Sonra mutfağa çay koymaya gidiyorum. Mavi kulplu bardağa ilişiyor gözüm. Bu Sinan'ın bardağıydı. Onu dolaba kaldırıp, kendi sarı bardağımı alıyorum raftan. Ne çok çay içildi bu bardaklarla. Ne kahkahalara, ne kavgalara şahit oldular!...
Ayrılmadan önceki son kavgamızda, kapıyı çarpıp giderken savuruveriyorum mavi olanı ardından. Kapıya çarpıp, zıplayarak yere düşüyor. Melamin bardak inatçı, kırılmıyor ama çatlıyor evliliğimiz gibi tam ortasından... O günden beri nedense atmamışım o bardağı. Ama şimdi hazırım. Hiçbir pürüz, hiçbir engel kalmamalı beni unutmak istediğim geçmişime bağlayan...Dolaptan bardağı tekrar alıp çöpe atıyorum. Artık çayımı içebilirim..

Beş sene içinde herşeyi böylesine tükettiğimize inanamıyorum. Güvenimi, sevgimi saygımı sıfırlamışım. Sadece boşluk... Içimde düşüncelerimin yankılandığı koca bir boşluk...

Telefonun sesiyle sıyrılıyorum birden düşüncelerimden. Sert bir "Efendim" diyorum azarlarcasına. Karşımdaki ses, tedirgin özür diliyor. "Sevim sen misin? Ne o uyandırdım mı? Ben Oktay..."
"Oktay!...Bu ne sürpriz!.." diye bağırıyorum neşeyle.
"Özür dilerim. Biraz gergindim. Nerdesin?"
"Antalya'dayım. Ingiltere'den yeni döndüm. Buranın ne kadar harika olduğunu unutmuşum..Ya siz bıkmadınız mı hala Ankara'dan?.."
"Bıkmasına bıktım da...Bilmem bişeyler tutuyor beni bu şehirde.
"Sinan'dır!..." diye gülüyor " o nasıl?"
"Biz ayrıldık "diyorum dümdüz, ifadesiz..
Biran sessizlik oluyor bu beklenmeyen cevap karşısında. Sonra "Nasıl oldu?" sorusu duyuluyor belli belirsiz.
Yaşamdan anladığımız, beklenti ve arayışlarımız çok farklıydı. Konuşamıyor, hiçbirşeyi paylaşamıyorduk. Birbirimize tahammül bile edemiyorduk. En önemlisi beni aldatıyordu!.. diyemiyorum. "Anlaşamadık bitti...Boşver.." diyorum sadece.
"Çok üzüldüm. Iyi misin peki?.. Takma kafana atla gel buraya. Çok özledim seni...Antalya ve ben sana herşeyi unuttururuz merak etme...Hadi.."
"Bilmem ki...Hava değişikliği iyi de gelebilir aslında.."
"Hadiii..Havayı bırak ben sana iyi gelirim ben! Sana sürprizlerim de olur belki ne dersin?

Heyecandan sesim titremeye başlıyor. "Tamam geliyorum... Ben de çok özledim..."
Anlaşarak kapatıyoruz telefonu. Bu akşam yola çıkıyorum. Beni karşılayacak. Sersemlemiş gibi yığılıyorum koltuğa. Neden bu kadar etkilendim ki? Yıllar sonra gençlik aşkım, dostum olan bu adam bir telefonuyla ruh halimi nasıl da değiştiriverdi! Uzun zamandır ilk defa kendimi bu kadar mutlu ve heyecanlı hissediyorum. Içimde öldüğünü sandığım şeyler kıpırdanıyor. Evet bu o! Çocuk ruhum yaşıyor!...

Yeni hayatıma tanıdık, hoş bir başlangıç. Bu sefer daha farklı, gülümseyerek bakıyorum önünde durduğum aynaya. Flörtü keşfetmiş yeni yetmeler gibi gözlerimin içi parlıyor. Işte şimdi yüzüme bahar geldi!..
Ne çabuk avunuyorsun gönül! Şu gelgitlerin başımı döndürüyor...
Ilk randevusuna yetişme telaşında bir genç kız gibi, ordan oraya koşuşturup eşyalarımı topluyorum. Kararsızca doldurup boşaltıyorum valizimi. Sonunda daha küçük bir çantaya birkaç parça kıyafet tıkıştırıyorum. Oradan da alabilirim nasılsa...
Fotoğraf çekmecesini altüst edip, beş sene önce hepbirlikte çekilmiş o fotoğrafı buluyorum. Ne kadar da mutlu görünüyoruz. Sinan belime sarılmış gülüyor. Öbür yanımda Oktay dudaklarında zoraki bir gülümseme, objektife dalıp gitmiş gibi düşünceli... Bense iki sevdiğim adamın arasında, kendimden geçmiş sırıtıyorum. Arkamızda Oktay!ın küçük sevimli teknesi OKTAY...
Antalya'da geçirdiğimiz son tatildi ve Oktay'ı son görüşüm. Daha sonra Ingiltere'ye gitti. Öğrencilik yılları dışında tüm hayatı Antalya'da geçmişti. Iktisat okumasına rağmen rehber olmak istiyordu. Dil eğitimi için gitmişti Ingiltere'ye. Onu tamamen kaybettiğimi, bir daha göremiyeceğimi düşünmüştüm o zaman. Aynı zamanda iki adamı sevip , ikisini de yanında istemek olanaksız. Biri çekip gidiyor işte.
Önceleri bir kaç kez arayıp yazmıştı. Sonra arkası kesildi. Okul, iş derken kaldığı yer de değişmiş, başka arkadaşlardan haberini alır olmuştuk.

Oysa şimdi, hayatımın en zor, en yalnız döneminde, ona en çok ihtiyacım olan biranda beni buldu! Bu bir işaret olmalı. Herzaman ikinci bir şans vardır. Yanlış hesap Bağdat'tan dönüyorsa, doğru olan dünyanın bir ucundan da olsa gelir seni bulur...
Akşam terminalden Oktay'ı arayıp "Geliyorum" diyorum. "Otobüsüm 22:00'de kalkıyor."
"Sabırsızlanıyorum. Seni karşılayacağım"

Erken geldim. Otobüs kalkıncaya kadar dolaşıp duruyorum. Sonunda bir dergi alıp oturuyorum ve yola çıkıyoruz. Ilk kez tek başıma yolculuğa çıkmış bir çocuk gibi heyecandan içim içime sığmıyor. Pencere keneranına oturuyorum herzamanki gibi. Başka evler , hayatlar görmek, manzarayı beynime çizmek hoşuma gidiyor.Evlerin içindeki hayatları hayal edip, kendiminkini unutuyorum.
Gece yolculuğuna alışkın değilim ama sabredemedim işte.


Karanlık içinde parlayan ışıklara dalıp gidiyorum. Yol kenarındaki ışıklar birleşip geleceğime uzanan bir çizgi oluyorlar. Beni Oktay'a bağlayan kader çizgisi...
Karmakarışık beklentilerimi, hayallerimin tümünü Oktay'a yükleyiveriyorum işte! Yalnız kalmaktan hep korktum aslında. Kendi başıma mücadele etmedim hiç. Her elini uzatana kedi gibi sokulup, hayatımı değiştirmesini bekledim...Umutlarımı bir kişiye bağlayıp, hayal kırıklığına uğradım hep!
Ama bu sefer farklı. Oktay apayrı. Yaşanmamış aşklar hep taze kalır. Üniversitedeyken Ona deli gibi aşıktım. Şapşal hallerimle kendimi eleversemde yakın arkadaş olduğumuz için hiç dillenmedi bu aşk. Kaybetmeyi göze alamayacağım kadar özeldi benim için. Sonra üçüncü kişiler, başka aşklar, yanlış seçimler girdi aramıza...Ama eminim o da beni hep ayrı sevdi...

Üstünde volta atmaktan yorgun düşen düşüncelerim, boş bakan gözlerimde uykuya dönüşüp süzülüverdi karanlığa.. Sabah uyandığımda Antalya'dayız.
Mideme kramplar girdi. Hala rüyada gibiyim. Telaşla iniyorum otobüsten.
Iste orda! Sakallarını kestirmiş ama tanımakta zorlanmıyorum. Hala çok yakışıklı!...
Sımsıkı boynuna sarılıyorum. Bazı kişilerle sevgi hiç bitmiyor. Yıllar sonra bile kaldığı yerden sohbetler devam edebiliyor kendiliğinden.
Bir yandan laf yetiştirip, bir yandan da peşi sıra uzun adımlarına yetişmek için adeta sürükleniyorum.
"Iyiki geldin be fıstık! Beraber çok eğleneceğiz. Yorgunsundur Ama eve gitmeden önce Limana uğrayalım.Sana bir sürprizim var. Şaşıracaksın!.."
"Peki "diyorum. Merakım iyice artıyor. "Nedir bu? yeni bir tekne mi aldın?"
"Eh! öyle sayılır" diye gülümsüyor. Limana geldiğimizde gözüm Oktay'ın teknesini arıyor ama göremiyorum.


O sırada" Işte orda! "diye bir tekneyi işaret ediyor. Teknenin üstünde BETTİNA yazıyor süslü harflerle. Affallıyorum. Çünkü yaklaştıkça içindeki sarışın kızı farkediyorum. Sıcacık gülümsüyor. Oktay kızın tekneden inmesine yardım ederken, "Bettina" diyor sevecenlikle. "Karım."
Bettina'ya da beni tanıtıyor ingilizce. Hani daha önce hep bahsettiği sevgili arkadaşı olarak...Kız sevimli bir hareketle elini uzatıyor. Çok memnun oldu.. Bense yüzümde donmuş bir gülümseme, kaskatı bakakalıyorum sadece.
"Şaşıracağını söylemiştim!" diye gülüyor. "Geçen sene Ingiltere'de evlendik."
Birşeyler gevelemeye çalışıyorum mutlu olduğuma dair. Ama olmuyor. Neyseki onlar ,olmadığını anlayamıyacak kadar mutlular..
Derken kızın elindeki fotoğraf makinasını kapıp, "fotoğraf çektirmeliyiz!" diyor heyecanla. Oradan geçen birinin eline tutuşturup bu mutlu anı görüntülemesini istiyor.

Ortada Oktay tüm dişleri dışarda sırıtıyor. Bir kolunda Bettina, sarışın sevimliliğiyle gülümsüyor. Diğer kolundaysa ben, düşünceli, şaşkın, dalgın bakakalıyorum objektife. Arkamızda Oktay'ın küçük sevimli teknesi BETTİNA...

Ve içimdeki çocuk yine başlıyor ağlamaya...





İçimizdeki çocuğun hiç ağlamaması umuduyla..... 1997 Didem Yunt

KARANLIK BÜTÜN ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTER




KARANLIK BÜTÜN ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTER...


Bakımsız odanın dağınıklığını sımsıkı kapalı perdelerden sızmaya çalışan ışık tam olarak göz önüne serememişti henüz. Sabahları içeriye süzülüp aydınlıkla boğuşan o baygın ve büyülü loşluk Haydar Bey için en uygun aydınlatmaydı.
Fazla ışıktan oldum olası hoşlanmamıştı. Çocukluğunun gaz lambalı loşluğundan gelen bir alışkanlıkla, mekanları ışıl ışıl parlatan beyaz aydınlığı reddetmişti kendince.Yarasa misali fazla ışığa alışkın olmayan gözleri, güneşte bile fazlasıyla kamaşır, hemen sulanıverirdi.
Işığa karşı ciddi göz rahatsızlığı olduğunu savunarak, geceleri evde eski abajurdan süzülen hafif ışıkla gözlerini kırpıştırarak bulmaca çözmeye çalışır, gözleri sulanıp yanmaya başlayınca da, karanlıkta usulca yükselen sigara dumanlarını sinirli bir el hareketiyle dağıtıp;”Bırakamadım gitti şu mereti!”diye söylenerek sigarayı tablaya hırsla bastırırdı.
Çok değil on dakika sonra haksızlık edip kalbini kırdığı bir dostun gönlünü almak istercesine eli usulca pakete gider, okşarcasına aldığı sigarayı dudaklarına değdirişi içten bir öpüşü andırırdı...
Sürekli inkar edip, bırakmaya çalışsa da ümitsizce, tek dayanağıymışçasına bağlıydı sigarasına Haydar Bey.
Ölümünü hazırladığını bildiği bir kadına, boğazını sıkmak isterken daha sıkı sarılmak,tutkuyla öpmek gibi.. Vazgeçilmez bir sevgili gibi bir şeydi sanki... Tıpkı içinde yaşadığı o sarhoş edici loşluk gibi; Vazgeçilmez..

Hiç evlenmemişti Haydar Bey. Gerçi çok eskiden ailesinin seçtiği bir kızla nişanlanmış, ama kız çok geçmeden bir başkasına kaçmıştı. Bu ilk yüzüstü bırakılışı, ilk aldatılışıydı. Gençlik yıllarında uzaktan hayran olup, bir türlü açılamadığı komşu kızını da saymazsak doğru düzgün bir aşk ta yaşayamamıştı. Uzun yıllar tren istasyonunda gece bekçiliği yapmış, emekli olunca da günlerini istasyon çevresinde gezerek geçirmeye başlamıştı. Sanki daha bir içine dönmüş, kabuğuna çekilmiş gibiydi. Hiçbir zaman çok rahat, girişken bir insan olmamıştı aslında ama şu yaşlılık ve emeklilik duygusu onu yalnızlığıyla yüzleşmeye zorlamış, gözü korkan Haydar Bey mücadele yerine yalnızlığa iyice teslim olmuştu.
Geceleri daha farklıydı artık. Yine karanlık ama sessiz. Radyonun kısık sesi düşüncelerine karışır gider; daha çok kendini dinlerdi Haydar Bey...

“Karanlık bütün çirkinlikleri örter. Yalnızca görmek istenilenleri ve hoş gölge oyunlarını sergiler”derdi. Kendisiyle “gecelerin adamı “diye dalga geçenlere sık sık. Evi tam bir karanlıklar şatosuydu. Doğrusu o büyülü loşlukta, soluk halının lime lime olmuş köşeleri, koltuklardaki fırlayan yayların bombeleri, masanın üzerine gelişi güzel saçılmış ilaç kutuları, sigara izmaritlerinin etrafına taştığı kül tablaları, ekmek kırıntıları, faturalar, içine kül silkelenmiş çay bardağı, ve yere büzülmüş, kurumuş bir yılan gibi kıvrılıp kalmış elma kabuğu o kadar da göze batmıyordu. Karanlıkta hepsi sanki anlaşılmaz bir uyum içindeydiler. Halı söküklerinden sararmış masa üstündeki kalabalıktan, kül ve çay lekelerinden hoşnuttu... Badana yapmayalı kaç yıl olmuştu hatırlamıyordu. Soba isinden kararmış bej rengi duvarlar solmuş, yıpranmış, yer yer dökülmüş sıvalarla yorgun bir suratı andırıyordu. Ama fazla ışık olmaksızın o da suratını bir peçe gibi inen loşlukla saklıyordu...
Haydar Bey de onları böyle görmek istiyordu zaten; uyumlu ve belli belirsiz! Çiğ güneş ışığı yada florasanla bu evin yıllarca kaderini paylaştığı eşyalarının, belki de kendisinin gerçek yüzüyle karşılaşmaktan korkuyordu. Güzel olarak hayal ettiği şeylerin ihanetine dayanamazdı.

Bir gün arkadaşları Haydar Bey’e bir hayat arkadaşının ne iyi olacağı hakkında söylev çektikten sonra, eski bir makinist eşi olan emekli öğretmen Ruhşen Hanımdan bahsettiler. Kemal Beyin anlattığına göre aile dostu olan Ruhşen Hanım çok hoş, bilgili, görgülü üstelik becerikli ve temiz bir hanımdı. Bunca meziyetine rağmen o da uzun süredir yalnızdı. Küçük sevimli evinde, muhabbet kuşuyla, çiçekleriyle oyalanıyor, el işleriye uğraşıyor, bazen de kitap okuyordu. Gün tarzı toplantılardan pek hoşlanmamasına rağmen hoş sohbeti ve yaptığı birbirinden güzel hamur işlerinin çekiciliğiyle misafiri de eksik olmazdı.
Yalnız yaşamak çoğu zaman kabus olsa da alışmak zorunda kalmıştı. Ama bu günlerde en büyük korkusu oğlu ve gelininin hayatını altüst etmesiydi. Sürekli paraya ihtiyacı olduğunu söyleyen oğlu; ona tek başına oturduğu evi satıp yanlarına yerleşmesini önermişti. Hatta bu öneri gittikçe dayatma halini almıştı. Ama Ruhşen Hanım geliniyle pek iyi geçinemiyordu. Çocukları aslında çok sevmesine rağmen artık kaldıramıyor, sonu gelmeyecekmiş gibi gelen bağırışları işkenceye dönüşüyordu. Bu yüzden de afacanları ara sıra görmek yetiyordu.
Aynı evde yaşamaları düşüncesi bile başını ağrıtıyordu. O kargaşada kendi düzeninden apayrı bir yerde, parası için alıkonulmuş ve bir tarafa atılmış köşe minderi olmayı istemediğini söyleyemeyip; kimseye yük olmak istemediğini, hem kendi hem de onların düzenini bozmamak için kabul edemeyeceğini söylemişti oğluna. Bu cevabı hiç beklemeyen oğluysa, onu huysuz bir ihtiyar olmakla, hiç anlayış göstermeyip kendi rahatını düşünmekle suçlamıştı. İkna edemeyişinin öfkesiyle daha da ileri giderek, koca evde tek başına oturacağına bir huzurevine yerleşmesinin belki de daha iyi olacağını bile söylemişti.
Tüm bu olanlar, sırf yaşlandığı için hayatıyla ilgili kararlarına artık saygı duyulmaması çok zoruna gitmişti Ruhşen Hanımın. Sanki çocuk veli ilişkisi tersine dönmüş, bundan sonra nasıl yaşayacağına oğlu karar verir olmuştu. Gençlerin ailelerine karşı hissettikleri isyana benzer duygular kaplamıştı her yanını. Paniğe kapılıp aile dostları Kemal Beylere konuyu açıp oğlunun onu zorla huzurevine götürüp götüremeyeceğini sormuştu.
Kemal Bey ve eşi oğlunu ayıplayıp, zorla evin sattırılamayacağını söylemişlerdi.” Allah geçinden versin evin oğluna kalması için Ruhşen Hanımın ölmesini bekleyeceklerdi!”..
Oğlunun “Düşündüm de Anne artık ölmenin zamanı geldi ne dersin?” dediğini duyar gibi oldu yaşlı kadın. Bu arada Kemal Beyin eşi Ayfer Hanımın aklına dahiyane bir fikir gelmişçesine gözlerini açarak “Neden evlenmiyorsunuz? Hem o zaman rahat olurdunuz..”deyivermişti .Diğer seçeneklere göre iyi huylu bir hayat arkadaşıyla evini paylaşması daha katlanılır görünse de Ruhşen Hanım genç kız edasıyla gülümseyip, kızarmıştı.”Ah! çok hoşsunuz... Bu yaştan sonra olacak iş mi? Hem ha deyince iyi bir eş bulmak kolay mı öyle! Genç kızlar bulamıyor....”diyerek derin bir iç geçirmiş ,sonra yıllar önce ölen kocası aklına gelince suçlulukla içi burkulup, durgunlaşıvermişti.....

Kolay mıydı bu yaştan sonra geçmişe sünger çekip, yeni bir hayat arkadaşıyla herşeye yeniden başlamak?.. Bencillik mi olurdu hayata sahip çıkıp, son bir kez daha da sıkı tutunmak...Genç kız hayalleri kurmak...
“Hep yalnız değil miyiz aslında, hep kendimle baş başa değil miydim bunca zaman? Rahmetli iyiydi , hoştu da huysuzun tekiydi aslına bakılırsa! Şu kısacık hayattan ne kendi ne de ben birgün olsun keyif alabildik mi dünya telaşından... Herşeyi en iyi bilirdi bilmesine de tahmin edebilir miydi şu başımıza gelenleri.... Biricik oğlunun yaptıklarını.! Tahmin etse o an kırardı bacaklarını! En tahammül edemediği şey saygısızlıktı.”

Anılara adeta süpürüp atma hızıyla göz gezdirdikçe, evlenme fikrine ısınmaya başladığını fark etti. Hayat devam etmeliydi! Hem de tüm sürprizleriyle...Bir köşede oturup ölümü beklemek yerine kendini hayatın şaşırtıcı, sürükleyici akışına bırakacaktı.

Öyle de oldu....

Diğer tarafta Haydar Bey de tüm alışkanlıkları ve nerdeyse artık kimliği olmuş loş yalnızlığını terk etme fikrinin ürkütücülüğü bir yana; evde bir hayat arkadaşı, bir kadın olması düşüncesine sıcak bakmaya başlamış; içten içe evlenme çağına gelmiş delikanlı heyecanına bile kaptırmıştı kendini.
“Yaşlanıyoruz. Tek başıma bu gün ölüp, şu dağınıklığa karışsam, ölümü bir hafta sonra bulurlar!.. Her şeyden önemlisi konuşacak, dertleşip hayatı paylaşacak bir arkadaş olması aslında...” diyerek delikanlı heyecanını, yaşlı mantığıyla maskeliyordu....

Hayat yolun sonlarına doğru riski daha fazla kaldırıp, son bir şans daha verdi . Belki de onlar cesurdu; en azından şansı görebilecek kadar cesur.. Öyle ya bazen gözü kapalı adım atmazsan yürüyemiyorsun!...Onlar da adım attılar. Ve iki sakin ürkek nehir, İki farklı dünya, iki farklı hikaye, siyah ve beyaz birleşti; kuzguni bir huzur oldu.....


Fakat hikaye burada bitmez !...Bu sadece çok farklı gibi görünse de iki hayatı birleştirme taslağıydı. Zamandan, yaştan, mantıktan bağımsız... Esas hikaye bundan sonra başlayandır....Kimbilir....









Didem Yunt

92-2000

NE YESEK...

"Hava soğuktu ve yağmur çiseliyordu" Bu bir film adı değil miydi? Nasıl bir filmdi diye düşündü yağmurlu bu sonbahar günü kafenin önünde onu beklerken.
Tek başınayken, sürekli içinden gelen seslerle konuşurdu. İç sesinin kendisinden daha geveze olduğunu düşünürdü hep. Bazen laf yetiştirmeye kalkar, bazen sadece dinlerdi. İstemdışı kendiliğinden gelişirdi bu sohbetler ...
Beyni saçak altında, titreyen görünümüne acımış olacak, avutmak için ilgisiz düşünceleri ardarda sürerek sohbet etmeye çabalar gibiydi.
Ilk onbeş dakika işe yaradı bu sohbet daha sonra aklına ilk gelen şarkıyı mırıldanmaya başladı.

Aslında hiç mi hiç sevmediği bir şarkıydı Ama o saçmasapan nakaratın çarkına takılmış gidiyordu birkere.. Siyahlar içinde, asi, rocksever kız görüntüsüne "biiiirr çok sıkıldım...ikiiii yerim çok darrr.. ooooo çok işim varrr" nameleri pek yakışmıyordu.*
Daha çok sevdiği - en azından dışardan farkedildiğinde karizmasını bozmayacak - bir melodi bulmaya çalıştı. Bir iki denemeden sonra vazgeçip tekrar saatine baktı. Beş dakika geçmişti.
Saate bakma hareketini özenle, iyice görülecek şekilde yapıyordu. Bu yağmurlu ve kasvetli sonbahar günü, içerisi cıvıl cıvıl gençlerle dolu bir kafenin önünde , olabildiğince umursamaz görünmeye çalışarak zevksiz bir şarkıyı sakız gibi geveleyen bu kızın sonu gelmeyecek gibi görünen bekleyişine anlam katan tek hareket de buydu zaten...
Sözde meraklı gözlere gönderilen mesaj açıktı. " Birini bekliyorum, tamam biraz geç kaldı ama nerdeyse gelir.."
Nerdeyse gelir...diye bu kez kendini ikna etmek için tekrarladı beyni. Aslında kimsenin de zerre kadar umrunda değildi onun gittikçe tedirginleşen bekleyişi. Soğuk, güvenli duruşunun altında kalabalıkta tek başınayken güvensiz, kendini sürekli çevrenin yorumları doğrultusunda hareket etmek zorunda hisseden insanların ortak paranoyası kaplamıştı içini.
Sanki çevresindeki insanlar, nefeslerini tutmuş, onun yalnızlığının belgesi dakikaları sayıyor, gözlerini üzerinden ayırmıyorlar gibiydi.
Ona acıdıklarını, bekli de dalga geçtiklerini düşününce, kızgın bir bakış fırlattı içeridekilere. Ardından olabildiğince kendinden emin, ne yaptığını iyi bilen biri gibi görünmeye özen göstererek volta atmaya başladı. Bu hareketin mesajı ise " Sıkılmaya başladım. Üzerime gelmeyin. Kendi işinizle ilgilenin!" olmalıydı.

Birden düşüncelerinden ötürü belli belirsiz bir gülümseme yerleşti yüzüne. Birazdan beklenen adam gelecek...Yarı şımarık, yarı ciddi sitemle "Nerede kaldın?" diye sorulacak. O herzamanki geçerli geçersiz mazeretlerini sayıp, özür diledikten sonra ona sımsıkı sarılacak, derste nasıl sıkıldığını, hatta birara uyukladığını, şemsiyesini almadığı için nasıl ıslandığını, buarada çok acıktığını, onu ne çok sevdiğini.... bir çırpıda sıralayacak "ne yesek.." diye düşünmeye devam edecekti.
Onunla olduğu için kendini çok şanslı görüyordu.Nede olsa o duygularına karşılık vermeye yanaşan ilk platonik aşkıydı. "Yanaşan" diyorum çünkü tam olarak karşılık verdiği de söylenemezdi. En azından yanındaydı. Onun gibi olmasada kendince seviyor olmalıydı.
Bu da birşeydi. Ama bazen ilişkiyi yürütmek için daha çok sevenin gösterdiği çabadan ötürü kendini yorgun ve kızgın hissetse de, O'nun o masum, sevimli görüntüsü bütün öfkeleri eritebilen cinstendi.
Dakikalar geçiyor, geveze beyni susmak bilmiyordu. Beynindeki mantık sesi fazla ödün verdiğini, sürekli büyük bir sabırla onu beklemenin haksızlık olduğunu attı ortaya."Biraz tavır koymayı öğren! Birisi bekleyecekse kesinlikle bu O olmalı!..." Içindeki cadaloz da konuşmaya başlamıştı işte. Aşk, açlık ve soğuk düşüncelerini çekiştirip duruyordu. Saatine baktı. "Off Burda bir dakika daha duramazdı!"
Kafedeki seyircileri karşısında, başı dik, yenilgiyi onurla yüklenip, oradan koşarak uzaklaşmak istiyordu.
Öte yandan onu görmeye öyle hazırlamıştı ki kendini. Günü berbat olacaktı "Geç de olsa mutlaka gelir .."diyen aşık tarafı beklemesini söylüyordu. Içinden yükselen mazoşist ses aşığa destek çıkarak "Bekle!" dedi "Seni daha ne kadar bekleteceğini merak etmiyor musun?" "Ne kadar gecikirse, kızmakta o kadar haklı olursun.." Düşüncelerine karnının gurultusu da eklenince Bay Mantık ve Bayan Cadalozu dinleyip gitmeye karar verdi.
Hızla bahçeyi geçip, yola çıktı. Bir yandan da "Evet günüm öldü!" diye söyleniyordu. Yağmur dinmişti. Ama midesinden gelen gökgürültüsüyle, gözlerinde sağnak yağmur başlamak üzereydi...


Gün ölmemek için direniyordu. Canlı canlı gömüldüğü mezardan kafasını dışarıya uzatmıştı. Bu Onun kafasıydı! Karşıdan göstermelik telaş eklenmiş adımlarla geliyordu.


Ağlamak üzereyken şeker uzatılan çocukların yüzündeki ani değişim gibi birden - sinirden mi, sevinçten mi bilinmez - bir gülüş asılıverdi yüzüne. Ağzını kapatamıyordu. Içinden "Gülme! ciddi hatta çok öfkeli görünmelisin.." dese de. Ağız kasları gevşemişti birkere toparlayamıyordu. Beklenen adam ise biraz daha hızlanmış yaklaşırken, gülümsemeyi farkedip suçlu - masum yüz ifadesine, o da hınzır bir gülümseme eklemekte sakınca görmemişti.

Beklenenin gelmesiyle içindeki duygusal bakire sevinç çığlıkları atarken, bayan cadaloz hala kızgın ve hoşnutsuzdu.

Suçlu soruya yer bırakmadan mazeretini bir çırpıda anlatıverdi. "Çalar saat olmayan evinde, uyanamadığı için geç kalmış, üstelik gelinceye kadar da yolda neler çekmişti...
Suçlu af dileyip, sımsıkı sarılınca, öfke yerini şımarık, cilveli sitemlere bırakmış, yelkenlker inivermişti.
Bu arada hava iyice açmış, toprak kokusu ve güneşin göz kırpmaları kızı yumuşatmıştı. Sarmaşdolaş, azönce düşünceleriyle boğuşarak sıkıntılı dakikalar geçirdiği kafeyi arkada bırakırken yarı şımarık sitemlerle ne kadar sıkıldığını, derste uyuklayışını, nasıl acıktığını, onu nasıl özlediğini...anlatmaya başlamıştı bile....Geriye tek bir sorun kalmıştı ; Ne yesek?....

26. 01.1995 Didem Yunt

* Not: Hikaye cep telefonunun henüz hayatımıza girmediği dönemlere ait olup, sakız edilmiş şarkı nameleri günümüze uyarlanarak sonradan eklenmiştir.